Milli İstihbarat Akademisinden (MİA) Baki Laleoğlu'nun kaleme aldığı "Almanya'da Aşırı Sağ: Liberal Demokrasinin Temsil Krizi" başlıklı analiz yayımlandı.
Milli İstihbarat Akademisinden yapılan yazılı açıklamaya göre, Laleoğlu'nun kaleme aldığı analizde Almanya'da aşırı sağın yükselişi, belirli kriz dönemlerine verilen geçici bir tepkinin ötesinde, Batı dünyasında uzun süredir devam eden ve giderek derinleşen yapısal dönüşümün Almanya'daki yansıması olarak ele alındı.
Aşırı sağın yükselişinin bir sebep değil, liberal demokrasiler ile geleneksel siyasi aktörlerin temsil ve meşruiyet üretme kapasitesindeki zayıflamanın bir sonucu olduğu vurgulandı.
Almanya'daki aşırı sağın yükselişinin yalnızca 11 Eylül sonrasında artan İslamofobi ve yabancı düşmanlığı, 2008 ekonomik krizi, 2015-2016 göç dalgası ve Kovid-19 salgını gibi gelişmeler üzerinden açıklanamayacağına dikkat çekilen analizde bu krizler, aşırı sağın yükselişinin kaynağı olmaktan çok uzun süredir var olan yapısal gerilimleri görünür kılan gelişmeler olarak değerlendirildi.
Almanya’da aşırı sağ neden yükseliyor❓♦️Milli İstihbarat Akademisi’nden Baki Laleoğlu’nun kaleme aldığı “Almanya’da Aşırı Sağ: Liberal Demokrasinin Temsil Krizi” başlıklı analizde, aşırı sağın yükselişinin ardındaki yapısal nedenler ele alınıyor.🔎AfD’nin görünür kıldığı… pic.twitter.com/aZVNyFv8b6
— Milli İstihbarat Akademisi (@miaedutr) September 25, 2026
Alman aşırı sağının yalnızca Nazizm temelinde ortaya çıkan marjinal bir sapma olarak değerlendirilmemesi gerektiği vurgulanan analizde, aşırı sağın tarihsel sürekliliği, "Völkisch" düşünce geleneği etrafında şekillenen modern Alman ulus fikri ve milliyetçiliği bağlamında ele alındı.
Analizde, bu mirasın İkinci Dünya Savaşı sonrasında hukuken bastırılmasına rağmen kültürel ve sembolik düzeyde varlığını sürdürdüğü kaydedildi.
Almanya için Alternatif Partisinin (AfD) siyasi başarısı, aşırı sağın yalnızca yükselişi değil, aynı zamanda biçim değiştirmesi üzerinden değerlendirilen analizde, partinin açık ırkçı sembollerden kısmen kaçınarak popülist ve sistem karşıtı bir söylem aracılığıyla geniş ve heterojen bir seçmen tabanına ulaştığı belirtildi.
AfD desteğiyle işsizlik ve gelir eşitsizliği gibi klasik ekonomik göstergeler arasında tutarlı ve doğrusal bir ilişki bulunmadığı, belirleyici unsurun bireylerin hissettiği göreceli statü ve kayıp algısı olduğu aktarılan çalışmada, bu kapsamda parti tabanının yalnızca düşük gelirli kesimlerle sınırlı olmadığı, kültürel statü kaybı hisseden orta sınıf ve kırsal seçmenler arasında da AfD'nin güçlü karşılık bulduğu kaydedildi.
Rusya-Ukrayna Savaşı'nın yol açtığı enerji ve güvenlik sorunları ile dezenformasyon, yapay zeka ve otomasyona ilişkin gelişmelerin mevcut kırılganlıkları derinleştirdiği belirtilen analizde, AfD tabanındaki seçmen hareketliliğinin ise partinin yükselişinin sabit bir ideolojik tabandan çok sistem karşıtı bir mobilizasyona dayandığına işaret ettiği ifade edildi.
Analizde, Almanya'da aşırı sağın güçlenmesinin etkilerinin ülke sınırlarının ötesine taşındığına dikkat çekilerek Avrupa Birliği açısından temel etkinin Almanya'nın AB'den ayrılması gibi tek ve radikal bir senaryodan ziyade Avrupa bütünleşmesinin siyasal mantığının içeriden dönüşmesi ve "birlik" fikrinin sarsılması olacağı değerlendirildi.
Ana akım partilerin göç ve egemenlik gibi kritik konulardaki söylemlerini sertleştirmesi de bu dönüşüm kapsamında ele alınan analizde, Avrupa'nın stratejik özerklik arayışı ile egemenlikçi ve ulusüstü karşıtı siyaset arasındaki yapısal gerilime de dikkat çekildi.
Analizde, savunma ve teknoloji alanlarında daha bütünleşik bir Avrupa ihtiyacının, bütünleşmeye direnen siyasi güçlerin yükseldiği bir dönemde ortaya çıktığı belirtildi.
AfD'nin Türkiye'ye yaklaşımındaki ikili yapı da analizde ele alınan başlıklardan biri oldu.
Partinin genel söyleminde Türkiye'nin kültürel olarak Avrupa'ya ait olmadığı belirtilirken aynı zamanda Türkiye'nin "önemli bir stratejik ve ekonomik ortak" olarak tanımlandığına dikkat çekildi.
Analizde, Türkiye'nin kültürel ve normatif anlamda Avrupa'dan ayrıştırılmasına karşın jeopolitik ve ekonomik açıdan stratejik önemi artan bir aktör konumunda olduğu belirtildi.
Analizde, Avrupalı aktörler nezdinde üyelik ve normatif bütünleşme perspektifinin gerilemesinin, Türkiye ile ilişkilerde ticaret, göç, güvenlik, enerji ve bölgesel krizlerin yönetimi gibi daha sınırlı alanlara dayanan seçici bir ortaklık modelini güçlendirebileceği değerlendirildi.